Türkiye İçin Yeni Anayasa Vizyonu
ve
Yol Haritası
Cilt 3: Paydaş Perspektifi
Editörler:
Prof. Dr. Ahmet NOHUTÇU
ÖNSÖZ
Anayasalar yalnızca hukuki belgeler değildir. Bir anayasa her şeyden önce siyasal bir tasarımı ifade etmektedir. Anayasanın siyasallığı kavramı, anayasada siyasi süreçleri belirleyen siyasal tasarımların önemine dikkat çeker ve bu tasarımların anayasanın bir hukuki belge olmasının ötesinde sonuçlar doğurduğunu ileri sürer. Bir anayasa tasarımının iki boyutu bulunmaktadır. Bu boyutlardan ilki kurumsal formülasyonlardır. Anayasalarda siyasal kurumların düzenleniş biçimi, hem anayasa yapım sürecine etkili olan siyasal koşulların bir yansıması olarak şekillendirilir hem de oluşturulan kurumsal model siyasal hayatın işleyişine etki eder. İkinci boyut o ülkenin sistemsel koşullarının kurumsal formüller üzerindeki dönüştürücü etkisiyle öne çıkar. Formülasyonların sonuçları tam olarak kestirilemez ve çoğu kez anayasa yapıcıların tercihleri ile siyasal kültür, sosyo ekonomik yapı, siyasal hayatın dinamikleri, siyasal aktörlerin tasarımı algılama biçimi ve hareket tarzları arasındaki diyalektik bir ilişki içinde kendine özgü sonuçlar doğurur.
Bu çerçevede ampirik kurumsalcılık yaklaşımına da değinmek gerekmektedir. Ampirik kurumsalcılık, anayasaları ve siyasal kurumlarla ilgili diğer yasal düzenlemeleri esas alarak, anayasa ve yasa yapıcıların geliştirdikleri kurumsal formülasyonların siyasal sistemin işleyişi üzerindeki etkilerine yoğunlaşan bir yaklaşımdır. Yaklaşımın önemi anayasal düzenlemelerin yansımalarının, anayasa ve siyasal hayatın işleyişi ile yakından ilişkili yasalarla birlikte ele alınması gerekliliğidir.
Dolayısıyla bir anayasa tasarımı veya önerisi üç unsuru dikkate almak zorundadır. Bizzat anayasada siyasal kurumların nasıl düzenlendiği; siyasal partiler kanunu, seçim sistemi, kamu yönetimi yapısı, yerel yönetimle gibi alanlarla ilgili yasal düzenlemelerin içeriği veya bu yasaların önerilen yasalarla ilişkisinin nasıl kurulması gerektiği ve son olarak anayasanın ülkenin sistemsel özellikleri ile ne ölçüde uyumlu olacağı. Dikkate alınsın veya alınmasın bu üçlü etkileşim bir anayasanın nasıl işleyeceğini, siyasal hayata yansımalarını belirleyecek ve şekillendirecektir. Anayasa yapım sürecinin demokratik, katılıma açık bir süreç olup olmaması bu zor ilişkinin iyi kurulabilmesi açısından son derece önemlidir. Katılımcı süreçler dışında oluşturulan formülasyonlar ise o oranda başarısızlığa mahkûm olacak, siyasal rekabette tartışma konusu olmaya devam edecek, meşruiyet açısından sorunlu, benimsenmeyen ölü belgeler olarak kalacaktır.
Türkiye'de çok partili döneme büyük ölçüde rengini veren anayasaların genel özelliği, Soğuk Savaş döneminde Batı blokunun periferisinde yer alan ülkelerde ortaya çıkan bir model çerçevesinde şekillenmiş olmalarıdır. Bu anayasalar günlük anlatımda vesayetçi ya da güdümlü demokrasi denilen, bilimsel olarak anayasal oligarşi olarak isimlendirebileceğimiz formülasyonlara sahiptirler. Latin Amerika ülkeleri, IV İspanya, Portekiz, Güney Kore ve Türkiye bu kapsamda değerlendirilebilecek ülkelerdir. Ülkemize bakacak olursak, bu döneme denk gelen anayasalar askeri darbelerden sonra şekillendirilmiş ve öteki olarak kabul edilen siyasal aktörlerin ve toplumsal grupların anayasa yapımından dışlandığı süreçler sonucunda yürürlüğe sokulmuştur. 1961 Anayasasında çok aktörlü anayasal kurumlara ve kentsel elitlere dayalı bir vesayet alanı oluşturulmuş ve bu unsurların veto aktörü gibi hareket edebildikleri bir hükümet yapısı formüle edilmeye çalışılmıştır. 1982 Anayasasında ise siyasal hayatın işleyişinde, sembolik temsili bir makam olması gereken Cumhurbaşkanlığının otoritesi güçlendirilmiş ve vesayetçi kurumlar genellikle onun denetimi altında yapılandırılarak hükümete karşı bir denetim ve denge unsuru oluşturulmuştur. Her iki anayasa da doğası gereği tam anlamıyla bir parlamenter sistemi kurumsallaştırma amacı taşımasalar da, kurumsal formülasyon olarak parlamenter sistem olarak yapılandırılmışlardır. Belirtildiği gibi her iki anayasa da siyasal iktidarların kendi yetki alanlarını anayasal düzeyde güçlendirilmiş oligarşik yapılarla paylaşmak zorunda kaldığı bir işleyiş doğurmuştur. Yukarıda anılan ülkeler gibi Türkiye de 1990’lı yıllarda dünyada yaşanan değişimden yakından etkilendi. Bir yandan küresel değişim mevcut anayasal formülasyonları zorlarken, güçlenen siyasal aktörlerin siyasal hayatta daha belirleyici olmak yönündeki girişimleri ve buna yönelik direnç anayasayı daha çok tartışılır hale getirdi. Doğal olarak her siyasal kriz, anayasal bir tartışmaya, yeni anayasa yapım süreçlerine veya sıklıkla gidilen anayasal değişikliklere yansıdı. 1982 Anayasasının Cumhurbaşkanının yetkilerini güçlendirmesi, onu sorumsuz ama siyasal açıdan etkili olabilecek güçlü yetkilerle donatması bu makam üzerindeki tartışmaların siyasal hayat içerisinde öne çıkmasına neden olmuş, 2007 yılında yaşanan kriz sonucunda Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi esası getirilerek vesayetçi yapının dayandığı temel işleyiş anlamını yitirmiştir. Ancak bu sefer de mevcut anayasanın getirdiği çerçeve, seçimle göreve gelen ve güçlü bir Cumhurbaşkanı ile meclise karşı sorumlu olan hükümet arasındaki ilişkilerin nasıl şekilleneceğine ilişkin siyasal ve kurumsal sorunları beraberinde getirmiş, sonuçta süreç Türkiye'nin başkanlık sistemine geçmesi ile sonuçlanan 2017 değişiklikleri ile anayasal tartışmalar yeni bir aşamaya taşınmıştır. Tabii bu son derece stratejik dönüşümün 1982 Anayasasının mevcut yapısı üzerinde gerçekleştirilen kısmi değişiklikle hayata geçirilmesi dikkat çekici bir özelliktir, hatta tek başına bu durum başlı başına bir sorun oluşturmaktadır.
Bugün küresel zorunluluklar, demokratik aktörler arasındaki rekabetin biçimi, vesayetin zayıflaması gibi birçok etkenin belirleyiciliğinde demokrasiler, demokrasinin konsolidasyonu ile illiberal demokrasilerin güçlenmesi arasında gidip gelmektedir. Bu yalnızca ülkemize özgü bir durum değil, küresel bir konuma karşılık gelmektedir. Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de anayasal reform ve mevcut yasalar bağlamında siyasal hayatı yakın gelecekte daha çok tartışacağız. Anayasa, demokrasi, anayasa yapımı gibi konuları ele alan akademik çalışmalar da bu arka planda önem kazanmaktadır. “Paydaş Perspektifi” alt başlığını taşıyan Türkiye İçin Yeni Anayasa Vizyonu ve Yol Haritası başlıklı kitap serisinin üçüncü cildi ilgili tartışmalara farklı açılardan katkı yapmayı amaçlayan bir çalışma olarak dikkat çekmektedir.
Ahmet NOHUTÇU ve Tuğba PUSAT tarafından kaleme alınan “Yeni Anayasada Türkiye İçin Hükümet Sistemi önerisi: Rasyonel Yarı Başkanlık Modeli” başlıklı bölümde öncelikle siyasal sistem kavramı ışığında hükümet sistemlerinin açıklayıcı bir çerçevesi okuyucuya sunulmakta, daha sonra yarı başkanlık sisteminin temel özellikleri ülke örnekleri ışığında sistemin farklı uygulamaları, avantajlı ve dezavantajlı yönleriyle birlikte ayrıntılı bir biçimde ele alınmaktadır. Çalışmada Cumhuriyet döneminde ülkemizde uygulanan hükümet sistemleri dönemler halinde incelenerek, bu kapsamda Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin özellikleri, sisteme getirilen eleştiriler ayrıca analiz edilmektedir. Bölümün ana konusu olan ve bir yarı başkanlık önerisi içeren 4. alt başlığında Cumhurbaşkanlığı, hükümet, yasama ve yargı ile ilgili getirilen öneriler sıralanmaktadır. Yazarlar kriz dönemlerinde Cumhurbaşkanlığı makamının öne çıkmasına imkân tanıyan yetkileri içeren, bunun dışında parlamenter işleyişi esas alan bir modelin Türkiye için işlevsel olacağını savunmaktadırlar. Murat TÜMAY tarafından kaleme alınan “Türkiye'de Yeni Anayasa Tartışmaları İçin Bir Örnek: Arap Baharı Sürecinde 2014 Tunus Anayasası” başlıklı bölümde demokratik bir sistemin konsolidasyonu açısından Tunus örneğine odaklanılmaktadır. Bölümde öncelikle demokratik konsolidasyon olgusu ve bu bağlamda Arap Baharı süreci incelenmekte, iktidar değişimi sonrasında Tunus'ta yaşanan gelişmeler ele alınmaktadır. Tunus'ta yeni anayasa yapım sürecinin, süreç odaklı bir yaklaşımın benimsenmesi; uzlaşma ve rızanın yönetim sistemi tartışmalarından önce ele alınması gerektiği; sürecin zamana yayılması; gücün sınırlandırılması temelinde bireysel haklara odaklanılması ve sert laiklik uygulamasının demokratik temelde değişimi gibi yönler ile Türkiye için örnek oluşturabileceğinin altı çizilmektedir.
Gökhan DÖNMEZ tarafından kaleme alınan “Türkiye'de Kurucu İktidar Tartışmaları ve TBMM'nin Konumu: Anayasal Süreklilik Temelli Demokratikleşme” başlığını taşıyan bölümde kurucu iktidar ve TBMM'nin konumu değerlendirilmektedir. Yazar bu çerçevede Türkiye'de yeni bir anayasa arayışından çok, mevcut anayasanın demokratikleştirilmesi üzerinde yoğunlaşmak gerektiğini önermektedir. Anayasal sürekliliğin farklı ülke örneklerinde nasıl sağlandığından hareketle, Türkiye'de TBMM temelinde tali kurucu iktidar üzerinden bunun gerçekleştirilebileceği savunulmaktadır.
“Yeni Anayasa Yapımında Katılımcı Model Üzerinde Bir Değerlendirme” başlığını taşıyan ve Müge ÖZKAN tarafından kaleme alınan bölümde ise, geleneksel anayasacılık ve modern dönem anlayışları incelenmekte, bu çerçevede demokratik anayasa yapımının yöntemleri okuyucuya tanıtılmaktadır. Çalışmada katılımcı modelin Türkiye'de uygulanabilirliği tartışılmakta, böyle bir yöntemin benimsenmesinin toplumun her kesiminin kabulleneceği bir anayasanın inşasında güçlü bir platform oluşturabileceğinin altı çizilmektedir.
Muhammed KÖSE tarafından kaleme alınan “Yeni Anayasada Mahalli İdareler” başlıklı bölüm, Türkiye'nin mahalli idareler geçmişinin dönemsel incelenmesi ile VI başlamakta, 1982 Anayasası ve ilgili mevzuat bu çerçevede ele alınmaktadır. 2017 değişiklikleri sonrasında, yeni süreçte anayasa değişiklikleri ve mevzuat konusunda getirilen önerilerin özetlendiği çalışmada, mevcut anayasada konu ile ilgili hangi değişikliklerin yapılması gerektiği, Anayasanın 127. Maddesi, yerinden yönetim ilkesi, mahalli idare birimleri, yerel seçimler, idari vesayet ve mali özerklik başlıkları altında belirtilmektedir.
Enes PARLAK tarafından kaleme alınan “Türkiye'nin Anayasa Serüveni ve Yeni Metin Tasarımı: Akademisyen Mülakatlarına Dayalı Bir İnceleme” başlıklı bölümde, Türkiye'de yeni bir anayasa yapımında demokrasi ve meşruiyet temelinde nelerin yapılması gerektiği farklı akademisyenlerle yapılan yüz yüze mülakatlardan elde edilen bulgular ışığında incelenmektedir. Bu çerçevede katılımcı bir anayasa için yol haritasının üç temeli olduğu; sürecin Meclis merkezli, yüksek profilli bir elit uzlaşmasının kurumsallaşmış ve katılımcı bir yöntemle desteklenerek, halk oylaması ile sonuçlandırılması; metin mimarisinin kısa, ilkesel, halk merkezli, devletin sınırlanması ve ana ilkeler temelinde şekillendirildiği; son olarak da değiştirilemezlik yerine nitelikli çoğunlukla değişiklik, etkili yargısal denetim ve temel hakları öne çıkartan koruma düzeneklerinin güçlendirildiği bir çerçeveye sahip olması gerektiği belirtilmektedir.
“Siyasi Partilerin Seçim Beyannamelerinde Anayasa” başlıklı bölüm, Zehra NAMLI BİLMEZ tarafından kaleme alınmıştır. Bölümde, 2023 yılı genel seçimleri öncesinde üç parti ve Millet İttifakı mutabakat metninde, yeni anayasa konusundaki öneri ve görüşler ele alınmaktadır. Bu kapsamda, Ak Parti ve MHP'nin anayasa değişikliği karşısında yakın bir tutum sergiledikleri ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin kurumsallaştırılması arayışını öne çıkardıkları, Millet İttifakının mevcut anayasada değişiklik yolu ile parlamenter sisteme dönüş isteğini dile getirdiği, Yeşil Sol Partinin ise çok kimlikli ve çok kültürlü yeni bir anayasa modeli söylemini öne çıkardığı karşılaştırmalı bir perspektifle ele alınmaktadır.
Mine MEYDANCI tarafından kaleme alınan “Ak Parti Döneminde Anayasa Çalışmaları” başlıklı bölüm, Partinin iktidara geldiği 2002 seçimlerinden sonra anayasa konusunda izlediği politikalara odaklanmaktadır. AB uyum sürecinin yön verdiği 2002-2007 dönemi, 2007 krizinin sonuçları ve 2007 değişiklikleri, 2010 değişiklikleri ve 2011-2013 Anayasa Uzlaşma Komisyonu deneyimi, son olarak da 2017 anayasa değişiklikleri ve sonrasındaki yaşanan tartışmalar bölümün alt başlıklarını oluşturmaktadır.
Süleyman BAHÇIVAN tarafından kaleme alınan “Anayasa ve Göreve Başlama Yemini Ülkeler Arası Bir Karşılaştırma ve Yeni Anayasa İçin Bir Değerlendirme” başlıklı bölüm spesifik bir konuya odaklanmakta, yemin metinlerinin ülkelerin siyasal kültür ve kurumlarının bir yansıması olarak dizayn edildikleri öncülünden hareketle farklı ülke örnekleri Türkiye ile karşılaştırılarak incelenmektedir.
Melahat Sümeyye GÜN, “Değişmeyen Tek Şey Değişimin Kendisi mi?: İstanbul ve Ankara Baroları Perspektifinde 1982 Anayasasına Yönelik Nitel Bir Araştırma” başlıklı bölümde anayasa değişiklikleri konusunda baro yöneticileri ile yüz yüze görüşmeler sonucunda elde edilen bulgular ışığında, baroların konuya ilişkin yaklaşımlarını ele almaktadır.
Ayça AKMAN GÜL ise “Yeni Anayasa Önerilerine Sivil Toplum Kuruluşlarının Etkisi” başlığı altında Türkiye'de anayasa değişikliklerinde STK’ların konumu ve dile getirdikleri önerileri incelenmektedir. İki düşünce kuruluşuna odaklanılan çalışmada karşılaştırmalı perspektifle bu kuruluşların öneri ve faaliyetleri değerlendirilmektedir. Muhammed KÖSE ve Furkan EKİNCİ “Millî Görüş Partilerinin Yeni Anayasa Yaklaşımları: Saadet Partisi ve Yeniden Refah Partisi Arasında Bir Karşılaştırma” başlıklı bölümde farklı ittifaklarda yer alan ve aynı gelenekten gelen bu iki partinin anayasa yaklaşımlarında bir fark olup olmadığı sorusunu cevaplamaya çalışmaktadırlar. İki parti arasında parlamenter sisteme dönüş, Cumhurbaşkanlığı Sisteminin revizyonu, evrensel kavramlara ağırlık verme veya ideolojik toplumsal değerleri öne çıkarma gibi konularda önemli farklılıkların bulunduğu çalışmanın başlıca bulguları olarak dikkat çekmektedir. Dilan TAŞ, “2023 Genel Seçimleri Sonrası Mecliste Yer Alan Partilerin Programlarında Yeni Anayasa ve Paradigmalar” başlıklı bölümde, genel söylemler düzeyinde partiler arasında birbirlerine yakın bir söylem olmakla birlikte, yeni anayasanın içeriği konusunda partiler arasında ciddi görüş ayrılıklarının öne çıktığını tespit etmektedir.
Azra ERDEM ADAK, “Yeni Anayasada Vatandaşlık Tanımının Yeniden Değerlendirilmesi” başlıklı bölümde vatandaşlık tanımı konusunda yapılan tartışmalar ışığında yeni anayasa yapım sürecinde konunun nasıl ele alınabileceğini incelemektedir. Bu açıdan anayasa yapım sürecinde konuya ilişkin tüm hassasiyetlerin dile getirildiği, her kesimin katılımına açık çalıştaylar yolu ile ortak bir kamuoyunun oluşturulması bir yöntem olarak önerilmektedir.
Enes PARLAK, “Bir Anayasa İnşa Etmek Modern Devletin Mimarisi ve Türkiye İçin Anlamı” başlıklı bölümde demokrasi, anayasa ve liberalizm kavramları arasındaki ilişki temelinde Türk anayasa geleneğini incelemektedir. Bu çerçevede Türkiye'de bir anayasa tasarımının halkın temsilini engelleyici değil güçlendirici temelde, hak ve özgürlüklerin açık bir biçimde tanındığı, kısa, anlaşılır, esnek ve toplumun kültürel birikimine dikkat eden bir içerikle inşa edilmesi gereğinin önemine dikkat çekilmektedir.
Hülasa, elinizdeki kitap içerdiği bölümlerle;
- Kapsamlı bir anayasa modeli,
- Spesifik konulara odaklı farklı ülke örnekleri,
- Anayasa yapım süreci, yeni anayasa yapımında kurumların rolü ve anayasal çerçeve içinde yer alan bazı önemli konular,
- Siyasi partiler, akademi, barolar, STK'lar gibi anayasa yapımı sürecinin önemli birleşenlerinin konuya ilişkin ilişkin yaklaşımları konusunda kapsamlı önerileri içeren bir çerçeveyi okuyuculara sunmaktadır.
Prof. Dr. Haluk ALKAN